nk-hamidiye

Hamidiye İslam Üniversitesine İhtiyaç Var

26.04.2018

Türkiye, kendisine Osmanlı’dan miras kalan siyasi, ahlaki ve îmânî misyonu görmezden gelemez. Zaten bu mirasın sorumluluklarına duyarsız kalmanın imkansızlığı anlaşılmış durumdadır. Bu noktaya gelmiş olmamız şuurlu bir çalışmanın ürünü olmasa dahi, geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye’nin ümmetin tüm dertleriyle ilgilenmek mecburiyetinde kaldığı, her geçen gün daha çok ortaya çıkmaktadır. Bu gerçek belki de, kader çizgimizin önlenmesi imkansız neticesidir.

Bu gidişatı engellemek veya sekteye uğratmak isteyen yurt içindeki ve yurt dışındaki güç odakları, bu gerçeğe mani olamayacaklardır. Çünkü kaderin tahakkuk etmesi kulların planlamasıyla değil Cenâb-ı Hakk’ın takdiriyle olur.

Türkiye bu gerçeği, yıllarca başını kuma gömerek görmezden gelmiştir. Bununla da kalmamış, bu mirası reddetme politikası gütmüştür. Sadece Türkiye değil, bütün dünya bu gerçeğin farkındadır. Bu misyonumuzu, “en azından” halkları nezdinde hararetle ve hasretle bekleyen İslâm ülkelerinin sayısı her geçen gün artmaktadır. Ayrıca bu önü alınmaz gerçeği kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmayı hesaplayan küresel şer güçler de sinsi planlar yürütmektedirler.

Çoğu ülkeler, şimdiki nesillerine moral kazandırmak maksadıyla, cılız tarihlerini güçlü gösterme, en küçük başarılarını büyük tarihi olaylarmış gibi nakletme, kendilerine köklü ve kadim tarihler icat etme telaşındayken, ne yazık ki binlerce yıllık şanlı tarihimizi görmezden gelen, reddeden, hor ve hakir gören aymazlar yüzünden Türk milleti, tarihi misyonundan uzaklaştırılmaya, geçmişiyle olan can damarları koparılmaya çalışılmıştır. Şair bu durumu ne güzel dile getirmiştir!

“Elalem çalışırken fethetmeye Merih’i,
Sen cebinde kaybettin, güneş dolu tarihi”

Ayrıca ahlaki değerlerini İslâm’ın o eşsiz kuralları üzerine bina etmiş olan toplumumuza, “ben” hodgâmlığını merkeze alan, insani değerlerden uzak, dışı makyajlı ancak içi zehirli nice ahlaksızlıklar zoraki zerkedilmiştir. Ancak ecdadımızın bir dönem İslâm’a samimiyetle hizmetlerinin yüzü suyu hürmetine olsa gerek, Cenâb-ı Hak bu toplumun imanını muhafaza etmiştir ve bu gün yine kendi dinine hizmet görevine onu hazırlamaktadır.

Gelecekte tevdi edilecek bu emanetin sorumluluğunun ciddiyetinde olmak mecburiyetindeyiz. Türkiye’nin tüm kurumlarıyla bu kaçınılmaz gerçeğe hazır olma mecburiyeti vardır. Bu önemli iş için her alanda yetişmiş, manen donanımlı insanların yanı sıra tüm varlığını Allah yoluna adayanlara çok ihtiyaç duyulacaktır. Devletin bütün kurumlarında görev alacakların insanlığa hizmet şuuruyla yüreklerinin atması gerekir. Yapacakları bu işleri, gece rüyalarında görmelidirler.

Yetişmiş insan dedik. Bir gün Hz. Ömer, birlikte oturduğu kimselere Allah’tan talep ve temennide bulunmalarını istedi. Kimi “Şu hane dolusu param olsun Allah yolunda infak edeyim” derken, bazıları da “Şu hane dolusu altın veya mücevherimiz olsun O’nun uğrunda harcayalım” dediler. Ömer (r.a.) “Daha fazlasını isteyin!” deyince “Daha fazla ne isteyebiliriz ki?!” karşılığını verdiler. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ben ise içinde bulunduğumuz şu hanenin Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Muaz b. Cebel ve Huzeyfe b. Yemân gibi (müstesna ve kâmil) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allah’a itaat yolunda tebliğ ve ıslah hizmetlerinde istihdam etmeyi isterdim” dedi. Evet, bu sorumluğun en önemli ayağı yetişmiş insandır. Bu insan her türlü ilmi çalışmasını manevi bir temele dayandırabilmelidir ki şiddetli kasırgalara, fırtınalara mukavemet edebilsin. Yetişmiş insanların gönülde birlik sağlayabilmeleri çok önemlidir. Kalp eğitiminin üzerine aklın tüm hududlarını zorlayan ilimler bina edilmelidir. Ve bu eğitimi almış tüm Müslümanlar, insanlığı kuşatabilecek donanım ve altyapıda olabilmelidirler.

Bu evsafta eğitimli Müslüman bilim adamları yetiştirmek için İslâm aleminde çeşitli denemeler yapılmış, bir takım numuneler ortaya konmuştur. Bazı İslâm ülkelerdeki kurumların bir çoğunu Cenâb-ı Hak nasip etti ziyaret ettim. Bu müesseselerde Allah için samimi olarak gayret gösteren nice gönül erleri var. Bizim dışımızda her milletten Allah’ın dinini yüceltmek gayesiyle ailesini, çoluk çocuğunu, vatanını terk etmiş binlerce insan gördüm. Aralarında Cenâb-ı Hakk’ın taksimiyle sanki görev dağılımı yapılmışçasına bu büyük yükün bir ucundan tutmuş, birbirinden habersiz, samimi olarak gayret eden nice güzel Müslümanla karşılaştım.

Bu saf ve temiz Müslümanları kendi aşağılık hedeflerine hizmet ettirmek isteyen, nice fitne tuzakları kuran zalimler de yok değil. Ancak o saf Müslümanların ne fitneden ne tuzaktan haberleri var; onlar tüm iyi niyetleriyle Allah’ın dinine hizmet ediyorlar. Ben inanıyorum ki işte bu sebepten dolayı Allah tüm eksiklerimizi tamamlayacak, hatalarımızı doğruya tebdil edecektir.

Dünyanın neresine gidersek gidelim, camiler Müslümanlarla dolup taşıyor ve insanlar akın akın Allah’ın dinine koşuyorlar. Müslümanlar arasında muhabbet artıyor. Ufak tefek ihtilaflar yerini muhabbete terk ediyor. Vicdanlar hakikati görüyor. Bu artık dönüşü olmayan bir yoldur. Bu gidişi engellemek isteyenler her zaman olmuştur ve daima olacaktır. Kimler bu ümmete tuzak kuruyorsa, unutmasınlar ki Allah da onlara tuzak kuruyor: “…sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar” (Enfâl, 8/30).

İşte bu fotoğrafın bütününü görecek, çözümler üretecek, birliğe vesile olacak, muhabbet tesis edecek, ümmetin derdiyle dertlenecek, tüm İslâm alemini diriltecek, zamanın şartlarındaki her alanda ilmi seviyeyi yakalayacak ve dünyayı çok iyi okuyabilecek, imanlı, kültürlü, münevver kadroların oluşturulması gerekmektedir. 

Bu konuyla ilgili bir uluslar arası üniversite kurulmalıdır diye düşünüyorum.
Bana göre bu çalışmanın merkezi: İstanbul,
Bu üniversitenin adı: Hamidiye İslâm Üniversitesi,
Mekanı da: Yıldız Sarayı olmalıdır.

Bu üniversitenin “Hamidiye İslâm Üniversitesi” adını taşıması büyük bereketlere sebebiyet vereceği kanaatindeyim. Ancak bu üniversitenin yukarıda bahsettiğim misyonunun siyasi, idari ve ilmi tüm altyapılarına çokça emek ve ehemmiyet verilmelidir. Bu çalışmanın temellerindeki maneviyat tüm İslâm aleminin dirilişine vesile olabilmelidir. Bunun da yolu Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan geçer. Birinci önceliğimiz, O’nun kurallarına canı gönülden sarılmak olmalıdır.

Bu üniversiteye, bütün İslâm ülkelerinden öğrenci alınmalıdır. Ve İslâm ülkelerinin en zeki ve ferasetli öğrencileri bu üniversitede yüksek imkanlarla okutulmalıdır. Uluslar arası bir üniversite olmalıdır, her alanda öğrenci yetiştirmelidir.

Türkiye’nin ve ümmetin menfaatleri, yıllarca ihmal ettiğimiz manevi dinamiklerimizi yeniden harekete geçirmekle en verimli şekle dönüşecektir. Allah’ın dinine sımsıkı sarılmaktan çekinmemeliyiz. Dinimizi, eziklik psikolojisi ile temsil etmemeliyiz. Zira Yüce Rabbimiz, “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür” (Âl-i İmrân, 3/139) buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatleri birinci önceliğimiz olmalıdır. İslâm’ı başka değerlere monte etme aymazlığına düşmememiz gerekmektedir. İmanımızın vakarı, izzeti ve şerefine layık hareket etmemiz şarttır:

“Her kim izzet (şan ve şeref) istiyorsa (bilsin ki) bütün izzet (kuvvet ve hakimiyet) Allah’ındır…” (Fâtır, 35/10).

* Bu yazı ilk olarak Temmuz 2010 tarihinde yayınlanmıştır.